COĞRAFYA VE COĞRAFYACI


COĞRAFYA ve COĞRAFYACI (Prof. Dr. E. Murat ÖZGÜR)

Coğrafyacılar, eğitim, çevre ve afet yönetimi, şehir ve bölge planlama, yerel ve bölgesel kalkınma vb. pek çok farklı alanda çalışabilirler. Coğrafya, değişik kariyer fırsatları sunma kapasitesine sahip disiplinler arası bir alandır.

Coğrafya, yerlerin ve mekânların bilimidir. Coğrafyacılar, nesnelerin yeryüzünde nerede yer aldıklarını, niçin orada bulunduklarını, yerlerin birbirinden nasıl farklılaştıklarını ve insanın çevre ile nasıl bir etkileşimde olduğu sorularına yanıt ararlar.

Coğrafyanın iki temel kolu vardır: Beşeri Coğrafya ve Fiziki Coğrafya.

Beşeri Coğrafya, insanla ilgili (beşeri) yaşamın mekânsal yönüyle ilgilenir. Başka bir deyişle insan ve onun faaliyetlerinin mekândaki dağılımının nasıl olduğu, insanların mekânı nasıl kullandıkları ve algıladıkları, insanların yeryüzünü oluşturan yerleri nasıl kurdukları ve sürdürdükleri Beşeri Coğrafyanın ilgi alanını oluşturur.

Fiziki Coğrafya, iklimin, yer şekillerinin, bitki örtüsünün, toprakların ve suyun örüntülerini araştırırlar. Fiziki Coğrafyacılar hava durumunu tahmin ederler, su kaynaklarını incelerler ve ormanların, sulak alanların ve otlak alanlarının yönetiminde görev alabilirler.

Coğrafyacılar aynı zamanda, insan faaliyeti ile doğal sistemler arasındaki ilişkileri de araştırırlar. Coğrafyacılar, gerçekte yaşamın dengesini tehdit etmeye başlayan, çevreyi değişmeye zorlayan insanın tehlike çanlarını seslendiren ilk bilim insanları arasında yer almışlardır. Coğrafyacılar, iklim değişikliği, çölleşme, ormansızlaşma, biyo çeşitliliğin yok olması, yer altı ve yerüstü sularının kirlenmesi, taşkın gibi konularda faaldirler.

Coğrafya en basit şekliyle içinde yaşadığımız dünyayı ele alır. Coğrafya, yeryüzünü, insanı, mekânı ve çevreyi bir arada bütünleştirebilen eşsiz bir disiplindir. Bu nedenle de Coğrafya, sosyal bilimler ve fen bilimleriyle olan bağlantısı bakımından benzersiz bir alandır. Coğrafya, kültürün, toplumun ve ekonominin dinamiklerini anlaması/çalışması (Beşeri Coğrafya) bakımından sosyal bilimler içinde yer alırken, fiziksel peyzajın ve çevresel süreçlerin dinamiklerini anlamak/çalışmak (Fiziki Coğrafya) bakımından da fen (yer) bilimleri içinde yer alan entegre/eklektik bir disiplindir. 

Coğrafyacılar çalışmalarında/işlerinde pek çok araç ve teknikler kullanırlar ve coğrafi teknolojiler, karmaşık dünyamızı anlamak için gittikçe gelişen en önemli alanlar arasındadır. Bu teknolojilere örnek olarak Coğrafi Bilgi Sistemleri (GIS), Uzaktan Algılama (RS), Küresel Konumlama Sistemleri (GPS), Google Earth gibi online haritalama verilebilir.

COĞRAFYA’NIN TEMEL ALANLARI

•Kartoğrafya, Coğrafi Bilgi Sistemleri ve Uzaktan Algılama

•Kültürel ve Beşeri Coğrafya

•Ekonomik Coğrafya

•Çevresel Araştırmalar

•Coğrafya Eğitimi

•Fiziki Coğrafya ve Yer Bilimi

•Bölgesel Coğrafya

•Kentsel ve Bölgesel Planlama

COĞRAFYANIN BEŞ TEMEL KONUSU

Bu beş temel konu öğrencilerin coğrafi bir bakış açısı kazanmalarına yardımcı olmaktadır.

∙Lokasyon

  ∘Göreceli lokasyon

  ∘Mutlak lokasyon

∙Yer

  ∘Beşeri özellikler

  ∘Fiziksel özellikler

∙İnsan-çevre etkileşimleri

  ∘İnsanların çevreye uyumu

  ∘İnsanların çevreyi değiştirmesi

  ∘İnsanların çevreye bağımlılığı

∙Hareket

  ∘İnsanlar

  ∘Mallar

  ∘Fikirler

∙Bölge

  ∘Formal

  ∘İşlevsel

  ∘Algısal

Kaynak: The Association of American Geographers (AAG) 

Erişim: http://www.aag.org/cs/jobs_and_careeers/what_geographers_do/overview

MODERN COĞRAFYADA BİLİMSEL YAKLAŞIM DEĞİŞİKLİKLERİ

BEŞERİ COĞRAFYA

Coğrafya, 18.yüzyıl ortalarında, yeryüzünü keşfetmekle ilgilendiği dönemden farklı bir kulvara girmiş ve başka bir keşif yolunun farkına varmıştı. Bu, cansız bir yeryüzünü esas alan coğrafi bakıştan toplumun önem kazandığı bir yer anlayışına geçiş demekti. Artık bir sosyal bilim olarak coğrafya; insan ile çevresinin (daha geniş anlamda da) mekânın etkileşimini ve bunun yarattığı mekânsal süreçlerin ve yapının araştırılmasını amaçlıyordu.

Modern bir disiplin olarak ortaya çıkışından 1970’lere kadar beşeri coğrafya tarihinde iki önemli dönem ve araştırma programını gözlüyoruz: Birincisi, 1950’lere kadar alansal farklılaşma temelinde ampirik olarak yerlerin fiziksel ve sosyal durumunun tanımlanması şeklindeki idiografik (bölgesel) gelenek. Bu gelenek, yerlerin birbirinden farklılığı, yerlerin benzersizliği ve biricikliğini kabul etmekteydi. Bu istisnacılık metodolojisi, diğer birimlerin genel kurallar arama anlayışını reddeden, sadece olguları betimleyen bir yaklaşımdı. Tarihsel gelişimi içinde modern beşeri coğrafya, böylece önce mutlak mekân anlayışının öne çıktığı ve doğanın (fiziki çevrenin) insanla ilgili (beşeri) olayları büyük ölçüde belirlediği, zamanı dikkate almayan ve toplumun değişmeyeceğini öngören anlayışta olmuştu [Doğal çevre toplumsal olanı belirler].

II. Dünya Savaşı sonrasında güçlenmeye başlayan pozitivizmin genel kural ve açıklamaya dayalı bakışı, coğrafyanın istisnacılık (exceptionalism) bakışını korumasını zorlaştırmış, kural üretici (pozitivist-nomotetik) anlayış egemen hâle gelerek ikinci araştırma programını (paradigmayı) oluşturmuştu. Bu programa geçişte yüksek mekânsal hareketlilik ve onunla birlikte ortaya çıkan ekonomik, sosyal ve kültürel yayılmanın alansal farklılıkları azaltmasının da rolü olmuştu.

Beşeri Coğrafya, daha sonra, göreli mekân kavramına odaklanan nesnelerden soyutlanmış mekâna ve geometriyi dil olarak kullanılarak bir mekân organizasyonuna yöneldi. [Yeryüzünden koparılmış bir mekân]. Mekânın nedenselliği içerdiğini kabul eden coğrafyacılar, bu yeni aşamada, toplumsal nedenselliklerden arındırılmış bir mekânsal nedensellik arayışında oldular ve genel kural üretmede de yeni bir sorunla karşı karşıya kaldılar. Bu, mekânın çok abartıldığı, fakat toplumsal ilişkilerden uzak coğrafya anlayışı, disiplinin diğer sosyal bilimlerle ilişki kurmasını da zorlaştırmıştı.

1970’lerden itibaren toplumsal süreçlerle ve toplum tarafından üretilen nesnelere vurgu yapan mekânın öne çıktığı anlayış beşeri coğrafyada egemen oldu [Toplumsal olan mekânı üretir]. Toplumsal süreçlerin mekânda sınıflandırılması ve süreç değişiminin mekânsal yapılara etkisinin analizi şeklinde özetlenebilecek coğrafyanın yeni görevi, toplumun mekânı tek yönlü etkilemesi üzerine oturan ve mekâna gereken önemi vermeyen bir yaklaşımdı.  Oysa toplumsal süreçler tek bir mekânda (coğrafyada) değil, genel ve yaygın olarak farklı mekânlarda işliyordu.

Günümüzde beşeri coğrafyanın ulaştığı nokta, toplumsal olan aynı zamanda mekânsaldır veya mekânda fark eder yaklaşımıdır. Sosyal teoriden gelen desteğin de etkisiyle coğrafyanın yeni ilgi odağı; “toplumsal süreçlerin kendi mekânsal formunu ve mekânsal ilişkisini oluşturduğunu ve bu oluşan form ve ilişkilerin toplumsal süreçlerde nedensel olmayan bir etki yarattığı” savından esinlenerek, mekânsal boyutların toplumsal süreçlerde ortaya çıkardığı, alansal farklılaşmaydı. Bu bir bakıma farklılaşmış mekânların/yerlerin, yerlerin biricikliğinin yani idiografik bölgesel coğrafyanın yeniden keşfiydi. Ancak yeni coğrafya; pozitivist-nomotetik coğrafyada olduğu gibi mekânı toplumsal ilişkilerden bağımsız görüp abartmayan aynı zamanda radikal coğrafyadaki gibi mekânı toplumsal ilişkilerde ihmal etmeyen, toplum-mekân dengesini arayan bir yoldaydı. Sosyal süreçler belli bir mekânda geliştiği için o mekândan etkilenmektedir ve içinde bulunduğu mekânın özelliklerinden etkilenerek gelişen sosyo-mekânsal süreç, mekânı yeniden üretmektedir. Artık sosyal süreçlerin mekâna kazınmış olduğu ve sosyal ile mekânsal olanın birbirinden ayrılamayacağı, böylece toplumsal olanın mekânsal olanla birlikte oluştuğu kabul edilmekteydi. Tüm toplumsal eylemler, olgular ve ilişkilerin mekânsal bir biçimi vardır ve belirli bir mekân üzerinde gerçekleşir. Bu ilişkilerin mekânsal yayılım biçimleri de zaman içinde değişiklik gösterir. Bu ilişkileri mekânsal kılan da bunların eşzamanlılığıdır.

Bu, modernite tarafından zamana öncelik vermek suretiyle marjinalize edilmiş ve öteki konumuna itilmiş bir disiplin olan coğrafyanın karşısına, mekânın merkezi konuma gelmesiyle yeni fırsatların çıktığının işaretidir. Zaman ve mekânın eşit derecede önemsendiği böyle bir çerçevede; toplumu üç boyutlu bir kesitin (mekânın) zaman içinde ilerleyişi olarak değil, mekânın zamanın birlikteliği şeklinde, dört boyutlu kavramsallaştırabilmek mümkün hale geldi.

Kaynak:

Işık, O. (1994). Değişen toplum/mekân kavrayışları: Mekânın politikleşmesi, politikanın mekânsallaşması. Toplum ve Bilim 64-65, 7-36.

Pınarcıoğlu, M. (1994). Yeni coğrafya ve yerellikler. Toplum ve Bilim, 64-65, 90-111.

Tekeli, İ. (2010a). Mekân anlayışında ve coğrafyada Kantçı çizginin gelişmesi. Mekânsal ve Toplumsal Olanın Bilgibilimi Yazıları içinde Tarih Vakfı Yurt Yayınları İlhan Tekeli Toplu Eserler 10, 51-68.

Tekeli, İ. (2010b). Mekâna ve zamana eşdeğerde önem veren bir sosyal bilimin gerekliliği üzerine. Mekânsal ve Toplumsal Olanın Bilgibilimi Yazıları içinde Tarih Vakfı Yurt Yayınları İlhan Tekeli Toplu Eserler 10, 71-94.

Tekeli, İ. (2010c). Çok paradigmalı bir sosyal bilim alanında yaşamak. Mekânsal ve Toplumsal Olanın Bilgibilimi Yazıları içinde Tarih Vakfı Yurt Yayınları İlhan Tekeli Toplu Eserler 10, 237-249.

FİZİKİ COĞRAFYA (Yrd. Doç. Dr. C. Erdem BEKAROĞLU)

Tanımlama ve Kapsam

Coğrafya’nın bir alt dalı olan Fiziki Coğrafya, yeryüzündeki doğal olay ve süreçleri inceleyen bir bilim alanıdır. İnsan aktiviteleriyle dönüşüme uğrayan fiziksel ortam da aynı zamanda Fiziki Coğrafya’nın inceleme alanı içerisindedir.

Fiziki Coğrafya’nın inceleme alanına giren fenomenler, geleneksel olarak belirli kürelere ayrılmaktadır. Bunlardan biricisi, yeryüzünün topografyasını ifade eden toposferdir ki, esas olarak jeomorfolojinin çalışma kapsamı içerisinde yer almaktadır. Biyocoğrafya’nın odağında yer alan biyosfer yeryüzündeki tüm canlı yaşamını konu alırken; Dünya’nın gaz küresi olarak da ifade edilebilecek olan atmosfer, temel olarak klimatolojinin çalışma alanında bulunmaktadır. Bu üç önemli küre dışında, yeryüzünün toprak örtüsünü ifade eden ve toprak coğrafyası tarafından incelenen pedosfer; yeraltı suları, akarsular, göller ve okyanusları içine alan ve hidroloji tarafından incelenen hidrosfer ve de Yer’in kar, buz, buzul ve donmuş yüzeylerini içeren ve jeokrayoloji tarafından incelenen krayosfer de Fiziki Coğrafya tarafından incelenmektedir.

Fiziki Coğrafya içindeki altı ana dal, yukarıda tanımlanan kürelerle organik bir ilişki içerisindedir ve bu kürelerdeki güncel dinamikler kadar, kürelerdeki geçmişte meydana gelmiş ya da gelecekte meydana gelecek doğal ve insan etkisi altındaki değişimleri incelemektedir. Yer şekilleri ve bunlar üzerinde etkili olan süreçleri ele alan Jeomorfoloji, özellikle buzullar, akarsular ve rüzgar tarafından gerçekleştirilen günlenme, erozyon, taşınma, birikme süreçlerini incelemektedir. Biyocoğrafya ise, tüm ekosistemleri, mikro-organizmaları, flora ve faunayı içine almak üzere bütün biyolojik unsurların mekânsal paternini konu almakta ve özellikle Dünya’nın vejetasyon kuşakları ve biyoçeşitlilik üzerinde durmaktadır. Klimatoloji, yalnızca atmosferin ortalama durumunu değil, aynı zamanda atmosferdeki olayların oranı, sıklığı ve nedenleriyle de ilgilenmektedir. Atmosfer sirkülasyonu, Yer ve atmosfer arasındaki enerji değişimi, hava kütleleri ve bölgesel-yerel atmosfer sirkülasyonlarını da ele almaktadır. Toprak Coğrafyası ise, kısmen biyocoğrafya ile örtüşmekle birlikte, yeryüzündeki toprak örtüsündeki değişimler ve özellikle toprak gelişimindeki değişimler ile bozulmaları incelemektedir. Yer-atmosfer-okyanus sistemindeki suyu inceleyen Hidroloji, özellikle hidrolojik döngüdeki süreçler ile yeraltı suları ve krayosferdeki suyu incelemektedir. Hidroloji ve jeomorfolojiyle kesişen Jeokrayoloji ise, Yer’in kar, buz, buzul ve donmuş yüzeylerini inceleyen bir bilim dalıdır.

Altı kategoriye ayrılmış olan küreler, Fiziki Coğrafya dışındaki başka disiplinlerce de incelenmektedir. Örneğin, toposfer aynı zamanda yeryüzünde ve yerin altında meydana gelen olaylar tarafından da etkilenmektedir ve bu olaylar genel olarak jeoloji, jeofizik ve jeokimya tarafından incelenmektedir. Yine, atmosferin üst katlarında meydana gelen olaylar ki bu olaylar klimatologlar tarafından incelenmez, temel olarak meteorolojinin ve atmosfer fiziğinin çalışma kapsamındadır. Benzer şekilde yeryüzündeki biyolojik canlı yaşamı (biyosfer) botanik, ekoloji, zooloji, biyoloji gibi farklı disiplinler tarafından da araştırılmaktadır. Fiziki Coğrafya’yı bu noktada eşsiz ve ayırt edici kılan husus, Fiziki Coğrafya’nın odağında, kürelerdeki mekânsal patern ve bu paternleri yaratan çeşitli ölçeklerdeki (yerel, bölgesel ve küresel) dinamiklerin yer almasıdır. Fiziki Coğrafya yalnızca bu kürelerdeki mekâna bağlı olarak meydana gelen değişimleri değil, aynı zamanda küreler arasındaki ilişkileri ve de bunların zamana bağlı olarak değişimini de incelemektedir. Fiziki Coğrafya her ne kadar inceleme kapsamına giren fenomenlerin mekânsal paterni ve bunların altındaki dinamiklerin incelenmesi olarak tanımlansa da, insanın sosyal dünyasından başka, doğal ortamla ilişkiye geçerek onu etkilediği bir alan da kuşkusuz vardır ve bu alan da Fiziki Coğrafya’nın kapsamında yer almaktadır.

Tarihsel Gelişim

Modern Fiziki Coğrafya’nın doğuşu XIX. yüzyılın ikinci yarısındaki temel çalışmalarla başlamaktadır. Fiziki Coğrafya’nın erken gelişim dönemi olarak da adlandırılan bu dönem yaklaşık olarak yüz yıl sürmüştür ve uniformitaryanizm, evrim ve araştırma evreleriyle karakterize olmaktadır. XX. yüzyılın ikinci yarısına kadar uzanan bu dönem, bilimsel temellerin oluşturulduğu bir dönemdir. İkinci Dünya Savaşı’nın bitimiyle ortaya çıkan “bilimsel devrim” ve sonrasındaki gelişmeler ise, Fiziki Coğrafya’ya günümüzdeki karakterini vermiştir.

Fiziki Coğrafya’daki erken dönem gelişmeler

Modern Fiziki Coğrafya üzerinde en fazla etkide bulunmuş olan akım, en dikkat çekici bir biçimde Hutton ve Playfair tarafından ifade edilen uniformitaryanizm olmuştur. Bu teori, doğal ortamın gelişimi ve şekillenmesinde katastrofik kuvvetlerin varlığını reddetmekte; güncel süreç ve olayların benzer koşullar altında geçmişte de devam etmiş olduğunu öne sürmekteydi. [Bugün, geçmişin anahtarıdır] şeklinde özetlenen bu teori, yeryüzündeki süreç ve mekanizmaların anlaşılabilmesine yönelik büyük bir adım olarak değerlendirilebilir. Çünkü bu bakış açısıyla birlikte, yeryüzünde hüküm süren süreçlerin bugünkü işleyiş şekli, otomatik olarak eski ortamların ve olayların doğru bir biçimde anlaşılabilmesinin önünü açmıştır.

1859 yılında Charles Darwin tarafından yazılan the Origin of the Species by Means of Natural Selection, hemen tüm doğa bilimlerini olduğu kadar Fiziki Coğrafya’yı da derinden etkilemiştir. Evrim teorisinin Fiziki Coğrafya üzerindeki en önemli etkisi zamana bağlı olarak değişim konseptidir ve en iyi karşılığını jeomorfolojinin kurucusu olarak da bilinen ünlü Amerikan Coğrafyacı W.M.Davis’in yeryüzü şekillerini evrimsel bir çerçevede ele aldığı “aşınım döngüsü” teorisinde bulmaktadır. Buna benzer bir etki biyocoğrafyada da görülmektedir; bitki topluluklarının erişebileceği başarılı son evre, yani “klimatik klimaks” konseptini öne süren Clements de, Davis’in jeomorfolojide yarattığı etkiyi biyocoğrafyada sağlamıştır.

Araştırma ve gezi, XX. yüzyılın ilk yarısına gelinceye dek Fiziki Coğrafya üzerinde etkisini göstermiş olan üçüncü etkidir. Özellikle Avrupalı coğrafyacılar tarafından düzenlenen geniş ölçekli geziler ve yapılan araştırmalarla haritalama çalışmaları başta olmak üzere; yerşekillerinin, iklimin, vejetasyonun ve yeryüzündeki diğer fenomenlerin tanımlanması ve sınıflandırması gerçekleştirilmiştir. Burada özellikle Alexander von Humboldt tarafından 1849’da yayımlanan Cosmos: A Sketch of the Physical Description of the Universe adlı eser örnek olarak verilebilir. Bu ve buna benzer çalışmalarında Humboldt, Dünya’nın birçok kesimine yaptığı seyahatlerdeki sıcaklık, basınç, vejetasyon, Yer’in manyetik alanı, volkanların dağılışı ve okyanus akıntıların rotası gibi birçok sistematik gözleme yer vermiştir. Bitki topluluklarının, iklim kuşaklarının, yer şekli topluluklarının karakteristikleri ve çeşitliliklerinin kataloglandığı bu evredeki çalışmalarla yeryüzü üzerindeki bilgiler genişlemiş ve organize hale gelmiştir. Ancak, bu evredeki çalışmalarla, örneğin iklim ile bitki örtüsü arasındaki ilişkiler sıklıkla vurgulanmasına rağmen, bu fenomenleri oluşturan kilit önemdeki süreçlerin doğru bir şekilde anlaşılabilmesine yönelik çok az girişim gerçekleştirilmiştir.

XX. Yüzyılın İkinci Yarısından Sonraki Gelişmeler

Fiziki Coğrafya’nın tarihsel gelişiminde XX. yüzyılın ikinci yarısına dek kendisi gösteren etkiler içerisinde pozitivizmin olmaması oldukça ilginçtir. 1830’larda Auguste Comte tarafından felsefi bir doktrin olarak öne sürülen ve hemen tüm doğa bilimlerinde etkisini gösteren pozitivizm, 1950’li yıllarda kendisini gösteren “bilimsel devrim” dönemine kadar Fiziki Coğrafya’da ihmal edilmiştir. Yirminci yüzyılının ikinci yarısından sonra Fiziki Coğrafya’da etkisini gösteren iki temel etki söz konusudur. Bunlardan birincisi, aynı zamanda bir bütün olarak coğrafya disiplinini etkileyen bilimsel devrim ve Fiziki Coğrafya’nın içinde etkisini gösteren süreç devrimidir.

Coğrafya’da yaşanan bilimsel devrimin Fiziki Coğrafya’daki en önemli yansıması, özellikle Davis’in “aşınım döngüsü” teorisinin etkisi altında çok uzun bir süre ihmal edilen süreçlerin birincil önem kazanmasıdır. Yeryüzündeki mekânsal patern ve bunu yaratan dinamiklerin şekil olarak değil, süreç ve mekanizma olarak incelenmesi, bu dönemde Fiziki Coğrafya’ya devrimsel bir dönüşüm yaşatmıştır. Böylelikle, jeomorfologlar akarsuların debi ve hız gibi dinamik özelliklerini ölçmeye başlamışlar, buzullar içine tünel kazarak buzul tabanındaki erozyonu kaydetmişler, kurak bölgelerde ise rüzgâr tünelleri kullanılarak deneysel olarak kumul gelişimini modellemişlerdir. Bu dönemin temel karakteristiğinin, önceki dönemde yapılan çalışmalardan farklı olarak, yeryüzündeki fenomenler ve bunlarda rol oynayan süreçlerin ölçüm, gözlem, analiz ve modelleme yoluyla açıklanması girişimi olduğu söylenebilir.

Süreç devriminin dışında gelişen ve Fiziki Coğrafya üzerinde etkide bulunan üçüncü unsur sistem yaklaşımıdır. Birbirleriyle ilişkili olan bir dizi fenomenin yer aldığı birliktelik olarak tanımlanabilen sistemin odak noktasında, yalnızca fenomenlerin yapısal bağlantıları değil, aynı zamanda bunların fonksiyonel olarak nasıl ilişkili olduğunun anlaşılması bulunmaktadır. Sistem yaklaşımının doğal bir sonucu olarak, Fiziki Coğrafya’nın kapsamındaki unsurlar arasındaki (toposfer, atmosfer vb.) sınırlar belirsizleşmiştir. Sistem yaklaşımının Fiziki Coğrafya’daki en net yansıması, biyocoğrafyacıların ekosistem konseptini benimsemeleridir. Sistem yaklaşımının erken dönem uygulamaları, süreç devriminin şekilden sürece doğru gerçekleştirdiği odak kaymasını pekiştirmiş ve ayrıca dikkatleri yeryüzü fenomenlerinin uzun dönemli gelişimi yerine, bunların kısa zaman periyotlarında nasıl denge durumunda kaldığı konusuna çekmiştir. Bu değişimi izleyen çalışmalar, yeryüzü sistemlerinin karmaşık yapısı ve değişkenlik (instabilite) üzerine yoğunlaşmışlardır. Tüm bu değişimler, günümüzde de Fiziki Coğrafya’nın en önemli konuları arasındadır.

Fiziki Coğrafya, güncel ortam değişimlerinin yanı sıra, özellikle son zamanlarda artan bir şekilde geçmişteki ortam değişimlerinin belirlenmesine yönelik büyük bir ilgi göstermektedir. Ortam değişimi temasının ilk tohumları her ne kadar L. Agassiz’in 1840 yılında yayımladığı Etudes sur les Glaciers adlı çığır açan ve buzul çağı düşüncesinin manifestosu niteliğindeki eserine kadar götürülebilmekle birlikte, bu konudaki çalışmalar 1950 sonrasındaki bilimsel atılımlara kadar yetersiz ve daha çok spekülatif kalmıştır. Bu dönemde meydana gelen üç gelişme, geçmişteki ortam değişimlerinin doğru bir şekilde anlaşılabilmesi ve de gelecekte meydana gelecek değişimlerin projeksiyonunun hazırlanmasında kilit rol oynamıştır. Bunlardan birincisi, M. Milankovitch’in son şeklini verdiği astronomik teorinin olgunlaşması ve doğrulanması; ikincisi, meydana gelen olaylara bir zaman boyutu katabilecek kesin tarihleme metodlarının geliştirilmesi (14C, U-series vb.) ve üçüncüsü ise, ortam değişiminin delillerinin elde edilebileceği jeolojik kayıtların (derin deniz sedimentlerinin, buzul örtülerinin ve karbonat depolarının 18O analizleri, polen, varv, lös, ağaç halkaları vb.) çoğalarak hassas bir şekilde analiz edilmesidir. Geçmişte meydana gelen ortam değişimlerinin göreceli olarak düzenli ve birbirini tekrar eden doğası, fiziki coğrafyacıların bu konuya olan ilgisini üst düzeye çıkarmış ve fiziki coğrafyacıların interdisipliner çalışmalar yapmalarını teşvik ederek Fiziki Coğrafyayı ilgili diğer disiplinlere ve hatta interdisipliner alanlara (Kuaterner bilimleri, Yer bilimleri, Atmosfer bilimleri, Jeoarkeoloji vb.) oldukça yaklaştırmıştır. İnsan aktivitelerinin, tarım devriminden bu yana ama özellikle endüstri devriminden sonra doğal ortama olan etkileri de, bu bağlamda değerlendirilebilmektedir. Antroposen olarak adlandırılan ve insan aktivitelerinin dönüştürdüğü doğal ortam incelemeleri de Fiziki Coğrafya içinde benzer bir gelişim göstermiştir.

Fiziki Coğrafya’nın Rolü

Fiziki Coğrafya’nın günümüze dek süren ve halen devam eden gelişiminden çıkarsanabilecek üç temel rolün kendisini ayırt edici bir karakter kazandırdığı söylenebilir. Bunlardan birincisi, Fiziki Coğrafya’nın yeryüzündeki olay, süreç ve fenomenlerin anlaşılmasına yönelik olarak bir mekânsal perspektif sunmasıdır. İkincisi, Fiziki Coğrafya’nın yeryüzündeki fenomenlerin birbirleriyle olan ilişkileri diğer disiplinlerden çok daha bütüncül bir bakış açısıyla ele alması ve incelemesidir. Üçüncüsü ise, her ne kadar şu ana dek en az gelişen ve en az etkili olan yönü olsa da, Fiziki Coğrafya’nın doğal ortam ile insan yaşamı-aktiviteleri arasında bir bağlantı kurma yeteneğinin olmasıdır.




02 Mayıs 2013 , Perşembe